Türkiye’nin son yıllarda içine sürüklendiği tabloyu anlamak için çok uzağa bakmaya gerek yok. Pazara çıkan bir emeklinin filesine, tarlasına gübre atamayan bir çiftçinin yüzüne, ay sonunu getirmeye çalışan bir işçinin hesabına ya da geleceğini başka ülkelerde aramaya başlayan bir öğrencinin gözlerine bakmak yeterli. Çünkü yaşananlar artık istatistiklerin ötesine geçmiş, hayatın tam ortasına yerleşmiştir.
Emekli, yıllarca çalışmasının karşılığında huzurlu bir yaşam beklerken bugün temel ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlanıyor. Maaşlar, artan enflasyon karşısında eriyor; bir ömür verilen emeğin karşılığı, birkaç haftada tükenen bir gelire dönüşüyor. Çiftçi ise üretimin bel kemiği olmasına rağmen ayakta kalma mücadelesi veriyor. Mazot, gübre, tohum derken borç yükü katlanıyor; toprağa atılan her adım biraz daha riskli hale geliyor. Üretim düşerken, bağımlılık artıyor.
Şehirlerde tablo farklı değil. Emekçi kesim, giderek ağırlaşan bir geçim savaşının içinde sıkışmış durumda. Kira, faturalar, gıda derken maaşlar daha cebe girmeden dağılıyor. İnsanlar artık “nasıl daha iyi yaşarım” sorusunu değil, “nasıl hayatta kalırım” sorusunu soruyor. Bu da bir ülkenin ekonomik olduğu kadar sosyal dokusunu da zedeleyen bir kırılmadır.
Belki de en çarpıcı olanı gençlerin durumu. Üniversite öğrencileri, eğitimlerini tamamladıktan sonra nasıl bir hayatla karşılaşacaklarını bilmiyor. Mezuniyet, bir umut kapısı olmaktan çıkıp belirsizliğin başlangıcına dönüşüyor. Umutsuzluk, sadece bireysel bir duygu değil; toplumsal bir risk haline geliyor. Çünkü umudunu kaybeden bir nesil, geleceğini de başkalarına bırakmak zorunda kalır.
Ancak mesele yalnızca ekonomiyle sınırlı değil. Türkiye’de giderek daha fazla tartışılan bir diğer konu ise adalet. Hukukun üstünlüğü ilkesine duyulan güven zedelendiğinde, toplumun tüm dengeleri sarsılır. Adaletin olmadığı yerde ne yatırım kalıcı olur ne huzur ne de güven. İnsanlar kendilerini güvende hissetmediklerinde, sadece bugünden değil, yarından da vazgeçmeye başlar.
İşte tam bu noktada, toplumun farklı kesimlerinden yükselen bir itiraz dikkat çekiyor. Sessiz kalmayan, boyun eğmeyen ve hakkını arayan bir toplumsal refleks giderek güçleniyor. Bu refleks, sadece siyasi bir karşı duruş değil; aynı zamanda insanca yaşama talebinin ifadesidir. Çünkü insanlar artık yalnızca geçinmek değil, adil bir düzende yaşamak istiyor.
Bu itirazın somutlaştığı buluşmalardan biri de, Özgür Özel’in katılımıyla gerçekleştirilecek olan “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” mitingi. 26 Nisan Pazar günü saat 16.30’da Demokrasi (Kent) Meydanı’nda yapılacak bu buluşma, yalnızca bir siyasi etkinlik olarak görülmemeli. Bu, farklı kesimlerin ortak taleplerinin dile getirileceği bir zemin, bir ses verme alanı.
Bu tür buluşmaların önemi, yalnızca o gün söylenecek sözlerde değil; aynı zamanda o sözlerin temsil ettiği anlamda yatıyor. Emeklinin, çiftçinin, işçinin ve öğrencinin aynı meydanda buluşması, aslında ortak bir kaderin paylaşıldığını gösteriyor. Sorunlar farklı gibi görünse de kökeni aynı: adaletsizlik, eşitsizlik ve giderek daralan yaşam alanları.
Toplumlar bazen kritik eşiklerden geçer. Bu eşiklerde insanlar iki yoldan birini seçer: ya sessiz kalıp mevcut düzeni kabullenir ya da sesini yükselterek değişim talep eder. Türkiye bugün tam da böyle bir eşikte duruyor. Her bireyin vereceği karar, yalnızca kendi hayatını değil, ülkenin geleceğini de şekillendirecek nitelikte.
Unutulmamalıdır ki demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Demokrasi, aynı zamanda söz söyleme hakkıdır, itiraz edebilme cesaretidir ve birlikte hareket edebilme iradesidir. Bu irade ne kadar güçlü olursa, toplumun geleceği de o kadar sağlam temellere oturur.
26 Nisan’da Demokrasi (Kent) Meydanı’nda yapılacak buluşma, işte bu iradenin bir yansıması olma iddiasını taşıyor. Bu, bir çağrıdır: Geçim sıkıntısına, adaletsizliğe ve umutsuzluğa karşı bir araya gelme çağrısı. Bu çağrıya kulak vermek ya da görmezden gelmek ise her bireyin kendi tercihi.
Ama tarih bize şunu gösterir, Değişim, çoğu zaman ses çıkaranların omuzlarında yükselir. Sessizlik ise mevcut düzenin en büyük dayanağıdır. Bu yüzden mesele sadece bir mitinge katılmak değil; nasıl bir ülkede yaşamak istediğine karar vermektir.








